21 Kasım 2017 Salı

  • 3,925 TL
  • 4,611 TL
  • 162,19 TL
  • 103.912
KOCAELİ 28°

AĞABEYİ DENİZ GEZMİŞ’İ ANLATTI

Ağabeyi Deniz Gezmiş’i anlattı

Mayıs ayı hüzün kokar, hazanı anımsatır… ‘Darağacında üç fidan’ın daha filizlenmeden hayattan koparılışını hatırlatır.Üstelik isteselerdi diplomalarını mor binlikler getiren birer senet gibi kullanabilirlerdi. Her biri mimardı, doktordu, mühendisti, avukattı; yazlık kışlık katları, arabaları olurdu. Ama yürekleri işçiyle, köylüyle birlikte attı! Öyle demişti Deniz!Ve emperyalizme karşı tam bağımsız Türkiye özlemiyle mücadele ederken annesini gözü yaşlı bırakmayı da hayatına bir urganın ucunda son vermeyi de göze almıştı! İdam sehpasına tekmeyi atmadan önce son söz yine “Yaşasın tam bağımsız Türkiye” olan 68 kuşağının devrimci lideri Deniz Gezmiş’i ağabeyi Bora Gezmiş’ten dinledik. Askeri darbeler ve sıkıyönetim altında geçen zor yılların canlı tanığı olan Bora Gezmiş, Deniz Gezmiş’in çocukluğunu, asılmaması için verdikleri mücadeleyi ve bilinmeyenleri Koz Dergisi için anlattı…

30 Eylül 2016 Cuma 10:09 Güncel

Mayıs ayı hüzün kokar, hazanı anımsatır…
‘Darağacında üç fidan’ın daha filizlenmeden hayattan koparılışını hatırlatır.
Üstelik isteselerdi diplomalarını mor binlikler getiren birer senet gibi kullanabilirlerdi. Her biri mimardı, doktordu, mühendisti, avukattı; yazlık kışlık katları, arabaları olurdu. Ama yürekleri işçiyle, köylüyle birlikte attı!
Öyle demişti Deniz!
Ve emperyalizme karşı tam bağımsız Türkiye özlemiyle mücadele ederken annesini gözü yaşlı bırakmayı da hayatına bir urganın ucunda son vermeyi de göze almıştı!
İdam sehpasına tekmeyi atmadan önce son söz yine “Yaşasın tam bağımsız Türkiye” olan 68 kuşağının devrimci lideri Deniz Gezmiş’i ağabeyi Bora Gezmiş’ten dinledik.
Askeri darbeler ve sıkıyönetim altında geçen zor yılların canlı tanığı olan Bora Gezmiş, Deniz Gezmiş’in çocukluğunu, asılmaması için verdikleri mücadeleyi ve bilinmeyenleri Koz Dergisi için anlattı…

Deniz Gezmiş’i hep devrimci kimliği ve söylemleriyle tanıdık. Onu biraz daha yakından tanımak isteyenler için kardeşinizin küçüklüğünü anlatır mısınız? Nasıl bir çocuktu Deniz Gezmiş?
Deniz ile benim aramda 3 yaş vardı. Ben 1944’lüyüm, Deniz 1947’liydi. Asi değildi ama dik başlıydı; kafasına koyduğunu yapardı. Daha ilkokul yıllarında başlamıştı bu duruşu. 1958-59 yıllarında şimdiki AKP gibi DP iktidarının çok baskıcı olduğu yıllarda ilkokul mezuniyet fotoğrafında eliyle altı ok yaptığı bir fotoğrafı vardır. Bisikletle Sivas’tan Kayseri’ye gitmeyi düşünen, mahallede yeni doğan tüm yavru köpekleri toplayıp evimizin bahçesinde bakan sevgi dolu bir çocuktu. Asla kavgacı değildi, anneme babama çok saygılıydı. Ayrıca çok zeki ve çalışkandı.

Onun bu mücadeleci ve devrimci ruhunun küçük yaşlarda başlamasının temel sebebi neydi sizce?
Babamın mesleği nedeniyle Anadolu’yu çok dolaştık. O zamanki Anadolu’nun ve köylerin perişan halini görerek büyüdü. Sanırım bunlar ileride yaşanacaklara temel teşkil etti, düşüncelerine tesir etti.

Siz doktor olmasını isterken o neden ısrarla hukuk okumak istiyordu?
Deniz o dönem tıp fakültesine de hukuk fakültesine de girebiliyordu. Biz doktorluğun daha prestijli bir meslek olduğunu söyleyerek tıp okumasını istiyorduk ama o ısrarla hukuk istedi. Zaten 17 yaşında bizden habersiz TİP’e kaydolmuştu. Yani biz doktor olmasını istesek de o kafasına koymuştu mücadeleyi. Ve bunu yaparken hukuk bilerek daha iyi yapacağını düşünüyordu. Babam da ben de hep dedik “önce okulunu bitir sonra mücadele et” diye ama dinlemedi.

“OKULDAN ATMAK İÇİN BAHANE ARIYORLARDI”
Okul yılları nasıldı Deniz Gezmiş’in?
Çalışkan biriydi ama 3. sınıfta ihraç edildi. O dönem Yıldız Teknik Üniversitesi’nde devrimci Battal Mehetoğlu sağcılar tarafından vurulmuştu. Çok karışık yıllardı. Deniz’in de Filistin’den gelen eski bir tüfeği incelerken fotoğrafı vardı. ‘Deniz Filistin’den tüfek getirdi’ diye haberler çıktı. Halbuki eski ve işlevi olmayan bir tüfekmiş. Onu bahane ederek 8 ay hapis verdiler Deniz’e. O yüzden devamsızlıktan okuldan atıldı. Zaten okuldan atmak için bahane arıyorlardı.

O dönemlerde bir ağabey olarak mücadelesinden vazgeçmesi için Deniz Gezmiş’i uyardınız mı, ona karşı sert çıkışlarınız oldu mu?
Söylediğim gibi daha 17 yaşında Türkiye İşçi Partisi’ne kaydolmuştu. Haberimiz olsaydı engellemeye çalışırdık. Hiçbir aile çocuğunun bile bile ölüme gitmesine seyirci kalamaz. Ben 1967 yılları sonunda askerdim. Geldiğimde iş çığırından çıkmıştı zaten. Deniz benden bir sene sonra hukuk fakültesine girmişti. Acaba okulu bırakmasaydım ona mani olabilir miydim diye çok sordum kendime. Ama arkadaşları, “Abi mümkün değildi” dediler. Ben mani olamazsam kimse olamazdı.

“ORTADAN KALDIRILACAKTI”
Deniz hep tehlikedeydi. Birkaç defa yolunu kestiler. Hedefteki insandı. Bir ölçüde mimlenmişti ve ortadan kaldırılacaktı ama bir türlü fırsat bulamıyorlardı. Deniz son zamanlarda eve gelmezdi, arkadaşlarıyla yurtta kalırdı. Eve gelirken birkaç defa tehlike atlattığı için aile olarak “Aferin oğlum devam et” demedik; hiçbir aile öyle söylemez. Elimizden geldiği kadar caydırmaya çalıştık.

Filistin’e gittiğinizden haberiniz var mıydı, kaç ay kaldı orada?
Filistin e gittiğinden haberimiz yoktu, mani olmaya çalışacağımız için bize söylemezdi zaten. 3 aydan fazla kaldı orada. Geldiğinde “Kuşadası’nda çadırda saklandım” dedi. Filistin’e gittiğini arkadaşlarından öğrendik.

Deniz Gezmiş hakkında çok şey okuduk ama özel hayatı hakkında çok az bilgi sahibiyiz. Mesela sevdiği bir kız, ya da kız arkadaşı var mıydı?
48 ayın 30 ayı hapiste geçmiş, 18 ayında 9 ayı kaçak 9 ayı serbest geçmiş bir adamdı. Sürekli bir yerde olmazdı. Kardeşimin anılarının yazıldığı ‘Abim Deniz’ kitabında bir kız arkadaşı olduğu yazıyor ama o kadar!

“ANNE BABASINI ÜZMEYİ GÖZE ALMIŞTI”
Deniz hakikaten çok yakışıklı biriydi. Üstelik solcu olmak bir prestij meselesiydi, bir grubun lideri olmak, onları sürüklemek çok önemliydi. Ama Deniz annesini babasını üzmeyi göz almış biriydi bir kıza bağlanması mümkün değildi.

İlk eylemi neydi?
İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi’nin açılışında Devlet Bakanı Seyfi Öztürk’ü protesto edip, yuhalamışlardı. İlk o zaman hapse girdi zaten.

O günler ait bir günlük tuttuğu söyleniyor. Onu hala bulamadınız değil mi?
Deniz Mamak Cezaevi’nde yatarken babamla ziyaretine gittiğimizde söylemişti günlük yazdığını. “Baba bir günlük tutuyorum, sana gelecek” dedi. Ama idamdan sonra sorduğumuzda “Yok öyle bir şey” dediler. Bize verdikleri eşya listesinde de yoktu. İdamı o kadar ani yaptılar ki Deniz onu bize ulaştırmak için geç kaldı. O günlüğü imha ettiler.

“SON KEZ GÖRMEMİZE BİLE İZİN VERMEDİLER”
İdam edildiğini nasıl öğrendiniz?
Biz Deniz’i ziyaret etmek için 5 Mayıs Cuma günü İstanbul’dan Ankara’ya gelmiştik. O gün görüş günüydü ama bize “Sayım var yarın gelin” dediler. Meğer asmak için hazırlık yapıyorlarmış. Hatta Karşıyaka Mezarlığı’nda mezarlarını bile kazmışlar.

Son kez görmenize bile izin vermediler öyle mi?
Evet. Babam her hafta Ankara’ya gidip ziyaret ederdi ama ben işimden dolayı gidemezdim. Onu en son idamından 20-25 gün önce görmüştüm. Ölümü yaklaşıyor, son bir kez göreyim diye işten izin almıştım. Ama olmadı…

“SIKIYÖNETİM VARDI”
Görüşmemize izin vermedikleri için biz babamla Ulus’ta bir otele gittik. O zaman sıkıyönetim vardı, sokağa çıkma yasağı vardı. Her yerde otel de yoktu. Hüseyin İnan’ın babası akrabalarında kalıyordu. Yusuf Aslan’ın babası Beşir Amca damadında kalıyordu. Sabaha karşı 04:00’te resepsiyondan arayıp sizi aşağıda bekliyorlar dediklerinde anladık!

İlk hissettiğiniz neydi?
Her ne kadar kendinizi hazırlasanız bile insan kabul edemiyor.

“AYAKKABILARINI BİLE BAĞLATMAMIŞLAR”
O kadar ani olmuş ki idam Deniz ayakkabılarını bile bağlayamamış. Avukatı Halit Bey anlattı; Deniz demiş ki, “Ayakkabılarımı bağlayın bari asıldığımda düşmesin.” Bir er bağlayıp fiyonk yapmış. O ayakkabılar hala o halde bende saklı. Hüseyin’in de kendi ayakkabısını giymesine izin vermemişler. Ayağında lastik bir ayakkabıyla asılmış. Hatta Hüseyin son mektubunda, “Baba bu ayakkabılar benim değil. Sakın oğlum ayakkabısız gitti diye üzülme” yazmış.

Otelden aşağı indiğinizde neyle karşılaştınız?
Bir sürü polis ve askerle karşılaştık. Bizi polis arabasıyla Karşıyaka Mezarlığı’na götürdüler. Hava karanlıktı, dağın başındaydı mezarlık. Herhalde binden fazla asker ve polis bekliyordu orada. Bize “Cenazeleri ne yapacaksınız” dediler. Ben de İstanbul’a götüreceğiz dedim. “O zaman yarım saat içinde araba getirin” dediler. Araba dedikleri de taksi falan değil, o saatte hem de sıkı yönetim ve sokağa çıkma yasağının olduğu bir zamanda yarım saatte cenaze arabası bulmamız imkansızdı. Ama bunlar bahaneymiş tabii, çünkü mezarlarını bile bir gün önceden kazmışlar. Babamda “Ankara’ya defnedelim” düşüncesi oluşunca duygularım patladı, itiraz ettim; İstanbul’a götüreceğiz dedim. Adamlara da, ‘Normalde cenazeyi ailesine teslim edersiniz. Sizin burada olmanız yersiz’ diye çıkıştım. “Emir böyle” dediler.

“ÖLÜSÜNDEN BİLE KORKTULAR”
Babalar beni desteklemedi. Hatta Beşir Amca, “Ben Yozgatlıyım; nasıl götüreyim?” dedi. Hıdır Amca ve babam da, “Beraber burada gömelim” deyince inat edemedim. O zaman Yenimahalle Belediyesi’ne gidip mezarlık müdürlüğünden yer alalım dedim. Sabah olmuştu, 3 mezar istiyoruz dedim. Yine hemen yanımızda biri bitti. “Üç mezar aralık bırakılacak” dedi. Onların amacı apar topar defnetmekti. O kadar sinirlendim ki, dirisinden korktunuz ölüsünden bile korkuyorsunuz dedim. Babama benim fazla ileri gitmememi söylemişler. Ama çıldıracak hale gelmiştim. Kim olduğu belli olmayan bir sürü kişi yanımızda bekliyor, sürekli ‘emir böyle’ deyip, ölülerimizi bile isteğimize göre gömmemize izin vermiyorlardı. Babalar arkamda dursaydı yine direnirdim onların dediğini yaptırmazdım ama olmadı. Cenazelerimizi Karşıyaka Mezarlığı’na defnetmeye karar verdik.

“GASİLHANEDEN BİR ÇIKIŞLARI VARDI…”
Cansız da olsa son kez gördünüz mü kardeşinizi?
Hayır, görmek istemedim. 3 baba gasilhaneye girdi. Oradan bir çıkışları vardı…Allah hiçbir babaya öyle şey göstermesin. Gasilhaneden önce Deniz’in tabutu aldık mezarlığın yanına getirdik. Diğerini almaya gittiğimizde Deniz’i mezarlığa koyduklarını gördük. Her şey bir an önce olsun bitsin istiyorlardı. Babam, “Siz ne yapıyorsunuz?” dedi. Hoca, “Bunlar dini tören istemedi. Ben bunların cenaze namazını kıldırmam” dedi.

“BİZ OLMASAK O ÇUKURA ELBİSELERİYLE ATACAKLARDI”
Gerçekten böyle bir vasiyetleri var mıydı?
Hayır, o dönem basın yayın kuruluşları da sıkıyönetimin emrindeydi ve radyoda “idam edilenler dini tören istemediler” gibi şeyler söylenmişti. Babam medrese bitirmiş, 7 defa hatim indirmiş biriydi. Hocaya, “Çekil kenara ben yaparım” dedi. Deniz’i mezardan çıkardık ve üç tabutu yan yana koyduk.
Orada bulunan emniyet müdürü, MİT sorumluları falan hocayı ikna edince hoca cenaze namazını kıldırdı ama cenaze namazının bir usulü vardır ya öğlen namazına yada ikindi namazına müteakip gibi..hiç biri olmadı. Sabah 09:30-10:00 gibi defnettik. Ama inanın biz orada olmasaydık o çukura onları elbiseleriyle atacaklardı.

Vasiyet olarak defnedilmek istedikleri bir yer var mıydı peki?
“Nereye götüreceksiniz” dediklerinde ‘Vasiyeti var mı?’ dedik. “Yok” dediler. Halbuki devrimci arkadaşı Taylan Özgür’ün yanına gömülmek istiyormuş. Savcı bize mektubunu vermediği için bilmiyorduk. Gerçi haberimiz olsa da izin vermezlerdi. Çünkü söylediğim gibi bir gün önceden mezarlarını bile hazırlamışlardı.

Pişman mısınız Ankara’ya defnettiğinize?
Hayır, iyi ki getirmemişiz İstanbul’a. Her zaman iddia ederim ki Deniz, Yusuf ve Hüseyin’in mezarları Anıtkabir’den sonra en çok ziyaret edilen yerdir. Bakın Adnan Menderes’in mezarına en fazla yüz devlet memuru gider. Deniz’lerin mezarına ne zaman gitsem çiçek var, mezar bakımlı. Artık bizden çıktı, herkes kendine görev atletmiş bakımını temizliğini yapıyor. Her yıl 6 Mayıs’ta o kadar kalabalık olur ki biz aile olarak mezarına yaklaşamayız. İnsanların ilgisinden ve mezarlara sahip çıkmasından şikayetçi değilim; büyük mutluluk duyuyorum.

Tüm bunlar yaşanırken anneniz ne durumdaydı?
Annem hep endişe içindeydi ama yapacağı bir şeyi yoktu. Deniz onun üzülmesini istemezdi ama ailesinin üzülmemesini düşünseydi devrimci olamazdı.

Hüseyin ev Yusuf’un aileleriyle görüşüyor musunuz?
Hüseyin’in kardeşi İrfan vardı, kız kardeşleri İngiltere’ye gitti. Hıdır İnan babamı çok severdi. Hayatını kaybedene kadar ilişkimiz çok iyiydi. Ancak Yusuf’un ailesi uzak kalmayı tercih etti. Kardeşi ve ablası vardı, birkaç kere gördüm. Babası Beşir Aslan sağken ben uğrardım yanına, İzmir’e giderdim. Ama yıllar sonra gazetede annesinin Antalya’da öldüğünü okudum. Antalya’da olduklarını o sayede öğrendim.

“BABA BİZİ ASACAKLAR”
İdam kararından vazgeçilmesiyle ilgili umudu var mıydı Deniz Gezmiş’in?
Bizim vardı ama onun yoktu. Hatta babamla bir gün cezaevinde ziyaretine gittiğimizde babam ona idamdan vazgeçilmesi için yaptığımız çalışmaları anlatıyordu. “Anayasa Mahkemesi’ne başvuracağız, şu kadar imza toplayacağız” gibi… Babam anlatırken Deniz dedi ki, “Baba kendini hazırla. Bunlar bizi asacaklar.” Ben de dayanamadım ‘Oğlum ben sana böyle olacağını söylememiş miydim dedim. İstemeden verdiğim bu tepkiden dolayı babam dürttü beni. Deniz’de bana, “Abi ben vazifemi yaptım, sen onu vazifesini yapmayanlara söyle” dedi. Kendinden vazgeçmişti Deniz. Asılacaklarını ve artık ülke için bir şey yapamayacaklarını anlayınca, “Baba, Ecevit bir şeyler yapabilecek mi?” dedi.

CHP ne durumdaydı o günlerde?
O zaman CHP’de darbeyi destekleyenler ve desteklemeyenler olarak 2’ye bölünmüştü. Darbeyi destekleyen Turan Feyzioğlu (Metin Feyzioğlu’nun dedesi), Kemal Satır ve Nihat Erim gibi isimler vardı. Ecevit tarafı ise darbeye karşıydı. Ecevit, ‘ortanın solu’ sloganını ortaya atmıştı.

İdamların gerçekleşmemesi için ümidinizin olduğunu söylediniz. Neler yapıyordunuz bunun için?
Doğrusu benim son dakikaya kadar ümidim vardı. İlk idam kararı 19 kişiye verildi. Ama askeri Yargıtay’a gitti geldi dava. En son üç kişiye indirdiler idamı. İsmet İnönü Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu. Hatta İnönü’nün hakkını yememek lazım, idam olmaması için en çok uğraşan kişidir. Anayasa Mahkemesi ilk incelemesinde davayı usulden bozdu. Çünkü usulün esasa girmesi lazım. Mecliste inceleme bekleyen 500-600 dosya vardı. Denizlerin dosyasını hepsinin önüne alıyorlardı. Fakat dosyanın en önde görülmesi için muhakkak bir sebep söylenmesi lazımdı. Bunu yazmadıkları için Anayasa Mahkemesi bozdu. Konu tekrar meclise geldi ve malum oylama yapıldı.

6 İMZA DAHA TOPLASAYDIK…
Oylama için 27-28 imza topladık ama 33 imza olması lazımdı. Tam o sırada Deniz’lerin arkadaşları bazı eylemler yaptı. Jandarma Genel Komutanının kaçırılması, Mahirlerin, Cihanların Kızıldere olayı ve 3 İngiliz’i kaçırması gibi… Herkes bizden habersiz onlar için bir şey yapmaya çalışıyordu. O günkü ortamda imza veren o 28 kişiden bazıları da imzalarını geri almak zorunda kaldı. Olaylar yaşanmasaydı, biz de 6 imza daha bulabilseydik tekrar Anayasa Mahkemesi’ne gidebilecektik. Esastan incelenseydi karar bozulacaktı.

Özür dileyip, ‘pişmanım’ deseydi karar farklı olur muydu sizce?
O dönem böyle şeyler konuşuldu. Bizim eve de gelip, “Deniz özür dilesin, neden böyle yapıyor, biraz yumuşak konuşsun” falan diyorlardı. Hatta biz babamla Deniz’i ziyarete gittiğimizde Deniz dedi ki, “Baba özür dilememizle ilgili bazı şeyler dolaşıyor. Biz avukatlarımıza da söyledik. Böyle bir şey olmayacak. Sen de böyle bir beyanat verirsen seni babalıktan reddederim” dedi. Babama böyle bir şey söyleyeceği aklımın ucundan bile geçmezdi. Çünkü babamı çok sever ve sayardı.

YAPTIKLARINDAN DEĞİL, YAPACAKLARINDAN DOLAYI ASTILAR”
Karar politik miydi sizce?
Kesinlikle politik bir karardı. Denizleri hapiste tutamazlardı. Onlar her zaman tehlikeliydi ve yok etmeleri lazımdı. Yaptıkları işlerden değil, ilerde yapacakları işlerden dolayı astılar. Yoksa örgüt dedikleri 22 kişiden oluşan Türk Halk Kurtuluş Ordusuydu. Kiminde silah kiminde tüfek vardı ama 22 kişinin Anayasa’yı değiştirip hükümeti yıkacağına kim inanır! Fiilin oluşması için önce güce erişmek lazım. Şimdi bakıyorum Mahirler fln.. Hep ‘kaymak tabakası’ derler ya; en iyi liderlik yapan kısmı bilinçli olarak yok ettiler. İnanıyorum ki onlarda yok etmeleri gereken bir liste vardı. Hani bir laf var ya, “İbreti alem için üç tanesini sallandıracaksın” bunlar da onu yaptı. Ama onlardan sonraki dönem; 12 Eylül daha kanlı geçti.

Bunun ana sebebi neydi?
Çünkü Denizlerin dönemindeki ana kadro dediğimiz ‘lider kadro’ imha edilmişti. Kimi asılmış, kimi cezaevine konuşmuşu. Farklı siyasi gruplar oluştu ve 3-4 kişi lider olmaya soyundu.

“DENİZ’İN ELİNDE KAN YOKTU”
Dikkat edin 68 kuşağı farklıdır, 78 kuşağı farklıdır. 68’in prestiji bambaşkadır. Bir kere Deniz’in elinde en ufak bir kan lekesi yoktur. Tek bir şey var o da Şarkışla’da bir astsubayın evinin zilini çalıyor. Kapıyı astsubayın eşi açıyor ve Deniz’i tanıyıp kapıyı kapatmaya çalışıyor. Deniz’de kapı tokmağına ateş ediyor kilidi açmak için. Bu sırada kadının parmağı yaralanıyor. Deniz o evden çıkıp Gemerek’e giderken cebindeki tüm parası olan 800 lirayı astsubaya verip, “Bu parayla eşini tedavi ettir” diyor.

Gençlerin idamına bazı CHP’lilerde ‘evet’ oyu verdi. Şuanda üyesi olduğunuz CHP’ye kızgın değil misiniz?
Üsküdar’da parti üyesiyim. Bizi o dönem en çok yaralayan şey zaten CHP’den de ‘evet’ oyu verilmesiydi. Son oylamada ben yoktum ama babam anlatmıştı. Süleyman Demirel ayağa kalkıyor, ‘evet’ diyor ve arkaya bakıyor. Yani herkesin evet demesini istiyor. Bizim zaten ondan hiç beklentimiz yoktu ama ikiye bölünmüş CHP’de Turan Feyzioğlu gibi simlerin ‘evet’ demesi bizi çok yaraladı. Hepsinin ismi tek tek yazılı bende.
Süleyman Demirel başta olmak üzere o dönem idama onay verenlerden bazıları ‘yanlış karardı’ şeklinde açıklama yaptı. Sizin ‘en çok yaralayan’ dediğiniz CHP’lilerle daha sonra karşılaşma ya da konuşma şansınız oldu mu?
Hayır. Sadece Can Dündar’ın hazırladığı ‘Delikanlım’ belgeselinde onlar için ‘Korkak CHP’liler’ dedim. Bazı CHP’liler kızdı bana. Onlara, ‘yumuşak söyledim daha sert ve ağır konuşabilirdim’ dedim. Süleyman Demirel ve İsmet Sezgin gibi isimlerin daha sonra ‘Günün şartları, yanlış karardı’ falan gibi kıvırmaları da hiç teselli etmiyor bizi.

YEŞİL PARKA…
Deniz Gezmiş’in siyasi simge haline gelen yeşil parkasının bir anısı var mı? O parkayı kendisi mi almıştı?
O parkayı kendisi almış değil aslında. Deniz ve arkadaşlarında özel mülkiyet diye bir şey yoktu. Arkadaşlarıyla 3 kişi bir odada kalıyordu. En erken kalkan hangisini beğenmişse onu alır giderdi. O parkanın Sinan Cengiz’e ait olduğunu, Deniz onunla beraber motosikletle giderken üşümesin diye Deniz’e verdiğini söylediler. Hapis hayatında da mülkiyet kavramı yoktu onlar için. Kimin ailesinden para gelmişse onu ortak kullanırlardı.

Yeşil parkası şuan nerede?
Hapishanedeki parkası bende ama yeşil parka avukatı Halit Çelenk’in kızı Serpil Çelenk’te. İdamdan sonra Deniz’in eşyalarını Halit Beye teslim etmişler. Halit Beyin de eşinin de bizde çok emeği vardı. Parkasını istemedik onlarda hatıra kaldı.

Eline hiç kan bulaşmamış Deniz’in banka soymasına şaşırdınız mı?
İzmir Ziraat Bankası’nı soymuşlar. Bugünkü parayla 4,5 milyon lira. Türkiye’nin en büyük banko soygununu yapıp paraları Murat 124’e koyup Ankara’ya getirmiş Deniz. Paraları bagaja koymuş ama sığmamış. Kalanları koltuğa koyup üzerini parkasıyla kapatmış. Hava çok soğuk olduğu için üşümüş. ODTÜ’den içeri girer girmez anahtarı arkadaşına verip, “Ben uyumaya gidiyorum” demiş. Aklının ucundan bile bir deste de ben alayım diye geçirmemiş. Biz şaşırdık ama onlar bunu soygun olarak düşünmediler. “Halkın parasına halk adına el koyduk” dediler. Öldüğünde cebinden 10 lira 30 kuruş çıktı. O para da duruyor kardeşimde, saklıyoruz.

Ölümü bile kabullenmiş bu gencin hiç korkusu yok muydu?
Korkmayan bir insan olması mümkün değil. Ama korkunun üstüne gitmek farklı bir şey. Deniz’in korkusuyla alakalı Erdal Öz’ün ‘Gülünün Solduğu Akşam’ kitabında bazı şeyler yazıyor. Gemerek’te çocukluk yılları falan aklına geliyor. “Bir bomba atacaklar öleceğim” diyor. Ama devrime inandığı için, “Bir devrimci nasıl ölür, onu göstereceğim” diyor. Bir kişi idam anını nasıl tasarlar, uygular. Bu kolay bir şey değil.

“ATATÜRKÇÜYDÜ”
Bu arada bazıları Deniz’in idam sehpasında Atatürk hakkında bir şey demediğini söyleyerek eleştiriyor. Onlara diyorum ki, ‘Sen hiç idam sehpasına çıktın mı? Bi çık da bakalım sen ne diyeceksin?’ Deniz’in mektupları, eylemleri ve söylemleri ortada. O, Atatürkçüydü.

Bazı kesimlerin söylediği gibi Abdullah Öcalan ile arkadaş mıydı?
Hayır, tam tersi. Bu konuyu bana bir arkadaşı anlattı. Öcalan zaten Denizlerden küçüktür. O siyasal bilimler fakültesinde okuyormuş ve hiçbir fonksiyonu yokmuş. Öcalan’ı bir gün Deniz’in yanına getirmişler, “Buna bi bak konuş” demişler. Deniz 10 dakika konuşmuş ve “Bunu aranıza almayın, bundan bir şey olmaz” demiş. Çünkü Öcalan Kürt üzerinden siyaset yapmak istiyormuş. Deniz ve arkadaşlarının Kürt, Çerkez, Alevi-Sünni gibi bir ayrımı yoktu. Öcalan ile münasebeti bu kadardır.

“68 KUŞAĞI BİR DAHA GELMEZ”
Deniz Gezmiş şuan yaşasaydı hangi partide olurdu?
Şuan yaşasaydı hiçbir yerde olmazdı çünkü onların partisi ayrı olurdu. Zaten şimdiki partilerde onları idare edecek bilgi tecrübe yok. Düşünsenize idamına bir ay kalmış. Babama yazdığı mektupta “Şimdi ekonomi okuyorum. Vakit bulursam fizik de okuyacağım” diyor. ‘Devrimcinin fizikle ne alakası var?’ diyeceksiniz. O, kendini iyi yetiştirmişti. Sadece o değil 68 kuşağının hepsi böyleydi. Ben Deniz’i anlatıyorum ama Mahir’i Cihan’ı, Ömer’i Sinan’ı Deniz’den ayırmıyoruz.

68 kuşağıyla şimdiki nesli kıyaslamanızı istesek?
68 kuşağının tekrar gelmesi mümkün değil. Nasıl ki Atatürk bir daha gelmez onlar da gelmez. Sadece Deniz değil o dönem devrimcilerin hepsi birer Denizdi.

Nazım Hikmet’in ‘Delikanlım’ şiirini neden çok severdi?
O şiiri kendisini için yazılmış gibi görüyordu. Edebiyata çok meraklıydı. Çok şiir bilir ve okurdu. Sadece Türk edebiyatı dünya klasiklerini bilirdi. Herkesle rahatla münakaşa edebilecek bilgiye sahipti. Yatağının altı harçlıklarıyla aldığı kitap doluydu.

Ne oldu o kitaplara?
Deniz’in arkadaşları 12 Mart’ta İsrail Konsolosunu kaçırınca onları aramak için İstanbul’da sokağa çıkma yasağı ilan edilmişti. Gençleri ev ev aradılar. Hatta o dönem Mahir Çayan Yılmaz Güney’in Levent’teki evinin çatı arasında saklanmıştı. Aranan evlerde kitaplara el konuluyordu. Onlara vermektense yakmayı tercih ettik. Eşimle o zaman nişanlıydık. Onların evinde kömür sobası vardı. Hepsini orda yaktık.

Deniz’in bundan haberi var mıydı?
Hayır, yoktu. Son mektubunda kitaplarını kardeşi Hamdi’ye bırakmıştı. Tüm serveti kitaplarıydı. Hamdi’de ve bende birkaç kitap var sadece.

Hamdi Beye sizden daha mı düşkündü?
Hamdi’ye daha düşkündü, onu korurdu. Benimle pek anlaşamazdı. Bir de kardeş 12-13 ağabey 16-17 yaşında olunca çok büyük bir fark gibi oluyor. Doğal olarak ağabeylik otoritesini kullanıyorsunuz. Ama Deniz zaptedilemez bir adamdı.

İdolü kimdi?
O zamanın devrimci lideri Che Guevara’yı severdi. Bir de Vietnam’da Ho Chi Minh vardı. Emperyalizme karşı savaşan herkesi takdir eder ve hayatlarını bilirdi.

Kardeşinizle hatırladığınız en güzel anınız nedir?
Onunla beraber top oynadığımız anıları gülümseyerek hatırlarım. Çünkü Deniz çok iyi yüzer ama futboldan hiç anlamazdı. Selimiye’ de arkadaşlarımla oynadığım her maç hadiseyle biterdi.

“ONA KARŞI OLANLARIN BİLE SAYGISI VAR”
Deniz enteresan bir adamdı. Ona karşı olanların bile ona karşı saygısı vardı, hala da var. Bugün MHP ve AKP’den bile birçok kişi onlar için, “Yazık ettiler çocuklara” diyorlar.

O dönem fişlenen bir aile olarak ne gibi sıkıntılar yaşadınız?
Gerçekten de mimlenmiştik. Mesela Deniz’in idam edildiği gün biz kimseye kaldığımız oteli söylememiştik ama onlar bizi takip ediyormuş ki otele geldiler. Bir gün annemle babamı 1. Ordu Selimiye Kışlası’na götürdüler. Babam emekli olmak zorunda kaldı. Annemin öğretmen olduğu okul değiştirildi. Hamdi 20 gün hapse girdi. Bazı akrabalarımız soyadını değiştirdi. Çünkü her yerde onların fotoğrafları, isimleri vardı ve anarşist diye bahsediyorlardı. Akrabalarımız da korkmuştu. Her zaman kardeşimizi savunmak zorundaydık. Biz hiçbir zaman başımız önde gezmedik. Her zaman onu savunduk. Hala da telefonlarımın dinlendiğinden yüzde yüz eminim. Ama korkunun ecele faydası yoktur.

O dönem size en çok destek olan neydi?
O dönem herkes uzaktı. Ne zaman normale döndüysek o zaman herkes geldi. Ama bazı arkadaşlarım “Bir gün onların heykelini dikecekler” derlerdi. İnanmasam bile tebessüm eder, ‘İnşallah’ derdim. Bugün kaç yerde heykeli var. Ama o günlerde gerçekten çok yalnızdık. Kardeşimi İngiltere’ye gönderdik, ben özel sektörde çalışmaya başladım. Annemin okulu değiştiği için Kadıköy’e taşındık. Babam emekli olmak zorunda kaldı ve Ankara’ya giderken bir kaza yaptı 1,5 ay cezaevinde kaldı. Zor günlerdi.

Hukuk alanında çalışmayı da bu nedenle bıraktınız sanırım?
Ailemiz her an tehlikedeydi ve büyük acı yaşamıştık. Aileyi toplayacak birine ihtiyaç vardı.

Onun hakkında onlarca kitap yazıldı. Sizin en beğendiğiniz kitap hangisidir?
Gülünün Sol Akşam kitabıdır. Çünkü Erdal Öz’ün cezaevinde Deniz ile bire bir yaptığı konuşmalardır. Hamdi’nin ‘Abim Deniz’ kitabı anı kitabıdır. Bu arada Darağacında Üç Fidan kitabı da çok güzeldir.

Deniz Gezmiş isminin ticari olarak kullanılmasına bir yaptırımınız oluyor mu?
Biz 6 ay önce Deniz Gezmiş Vakfı’nı kurduk. Başkanı benim. Yönetimde kardeşim ve eşlerimiz var. Deniz hakkında çok kitap yazılıyor, bazıları gerçeği yansıtmıyor. Ayrıca Deniz Gezmiş parkası, çakmağı gibi birçok patent başvurusu yapılıyor. Maalesef adı çok istismar ediliyor. En son parka için patent almak isteyen kişilerin çorap ve iç çamaşırı markası olarak da kullanacaklarını öğrendik. Buna müsaade etmemiz mümkün değil. Bunlardan bizim bir kazancımız olmadı, olamaz. Hepsine engel olmamız mümkün değil ama vakıf sayesinde sınırlama getireceğiz.

Sizin kitap ya da film projeniz var mı?
Bundan sonra her şey vakıf üzerinden gidecek. Hamdi’nin kitabının tüm geliri vakfa aittir. Şuanda o kitabın daha kalın, parlak ve fotoğraflı bir baskısı yapılacak. Ben 3-4 sene önce Can Yücel’e ‘Deniz ile ilgili bir sürü amatör ve yanlış belgeseller var’ dedim. Gerçek ve kalıcı bir belgesel ve film arzu ettiğimi söyledim. Yücel hiç tereddüt etmeden kabul etti. Belgeseli yaptık.

Peki ya film?
Kenan İmirzalıoğlu’nun Deniz’i canlandıracağı bir film yapacaktık ama o dönem Kenan bir şeylere bulaştı. Tepki gelince yapamadık.

Kenan İmirzalıoğlu çok mu benziyor Deniz’e?
Evet, şuan 40’lı yaşlarda zaten olmaz ama 30’lu yaşlarında çok benziyordu.

Şimdi PKK’nın binlerce insanı şehit edip meclise girmesi, Öcalan’ın İmralı’da tutulmasıyla o dönem 22 kişinin kurduğu sözde örgüt ve alınan idam kararına bakınca ne hissediyorsunuz?
Bir kere Deniz’in elinde hiç kan yoktu. Şimdiki Öcalan ve PKK ile kıyaslanamaz bile. Her halk layık olduğu iradeyle yönetilir. Bizim halkımız buna layık demek ki. Herkes memnun hayatından.

“KÜRT MESELESİ DEĞİL”
Güneydoğu’daki melese Kürt meselesi değil. Bu saatten sonra; her evden bir cenaze çıkmışken barış olması mümkün değil.
Deniz Gezmiş’in, babasına “Ecevit bir şeyler yapabilir mi?” diyerek ülkenin geleceğinde son umudu CHP’de gördüğünü söyleyebiliriz. Peki, şuanda üyesi ve delesi olduğunuz CHP’ye bakınca siz ne görüyorsunuz? Milletvekili olmayı düşünüyor musunuz?
Ben isteseydim HDP’den de AKP’den de milletvekili olurdum. Ancak Kemal Kılıçdaroğlu kontrol edemeyeceği adamı bir yere getirmez. CHP’nin oyları yüzde 25’ten yukarı çıkmıyor. Bu gidişle iktidar olması ‘çıkmaz ayın son çarşambası’na kalıyor. CHP içinde Alevi-Sünni çekişmesi var. Yani kendi kendini yok ediyor. Özellikle CHP’nin son kongresinin demokratik bir yarış içinde olduğuna inanmıyorum. Kurultay tam bir rezaletti. AKP’de ‘parti varsa ben varım’ mantığı var, CHP’de bireyselcilik var. Gerçekten için acıyor.

Son olarak Deniz Gezmiş Vakfında ilerleyen zamanlarda neler olacak?
Kısa vadede onun eşyalarının olduğu müzeyi hayata geçirmek istiyoruz. Bir de kütüphane olacak. İlerleyen zamanlarda daha güzel projelerimiz de olacak.

Röportaj: Yeliz KORAY

YORUM EKLE

Güvenlik Kodu

DİĞER HABERLER

ANKET

SONRAKİ HABER

10 bin kişilik dev iftar için geliyorlar

10 bin kişilik dev iftar için geliyorlar